Toplam 3,5 Milyon üye. 1.025 kullanıcı içeride.
 

GİRİŞ

Fikri Baskın - Tüm Yazıları

editor Kadın erkek ilişkileri, aşk, ayrılık, ihanet gibi konularda görüş ve duygularını açık sözlülükle paylaşan, taze ve özgün bakış açısıyla dikkat çeken Fikri Baskın beni yazılarımdan tanıyın diyor...

Ben’den biz’e giden yolda ego molası

23 Ocak 2013

 

Çok sevdiğim bir söz vardır. Mahatma Gandhi’nin bir sözü: “Ego öldüğünde ruh uyanır” (“When ego dies the soul awakens”) Ego çatışmalarını gözlemlemeye başladığımda ya da ego yüzünden iyi gitmekte olan bir şeylerin zarar gördüğünü hissettiğimde bu söz gelir aklıma.

Ego insanlara yalnız başlarınayken bile çok ciddi zararlar verebilirken (üstelik de bunu çok güzel gizleyip, alttan alta gaz vererek, pohpohlayarak yaparken) işin içine bir değil iki kişi ve dolayısıyla iki ego girdiğinde tabii ki işler iyice karışır.

Öyle ki bir ilişkide öncelerde karşınızdaki kişi (ve dahi onun egosu) size ve egonuza iyi gelirken “biz” olmayı yeterince başaramazsanız zaman içinde karşınızdaki kişi ve onun egosu sizin egonuza ve size iyi gelmemeye başlayacaktır. Hatta bu olumsuz etki yavaş yavaş yorulmaya, sıkılmaya, soğumaya, bıkmaya, yaka silkmeye kadar da gidebilir.

E peki ne yapmak lazım? Egoyu sıyırıp da bir kenara koyuvermek kolay mı? Elbette değil; bu çaba uğruna yıllarca çalışan uğraşan didinenler varken bunu bir anda yapıvermeyi önermek tabii ki saflıktan da öte bir beyhude çaba... Hatta hatta egonuzla tanışmak ve barışmak gibi süreçler için bile yıllar gerekirken üstüne bir de “kurtul ondan” baskısının gelmesi iyiye değil, kötüye götürecektir her şeyi.

Adım adım ilerlemek gerekirse... Yapılabilecek en iyi şey kendinizi sorgulamak, egonuzla tanışmaya çalışmak olacaktır. Bunun bir diğer alternatifi de önceliği kendinize değil, karşınızdakine vermek; önce onun egolarını tanımlayıp onları fark etmek olur. (Malum iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına saplamak kolaydır her zaman.) Çuvaldızı alıp karşımızdaki kişiyi tahlil ederken farkında olmadan kendimizi de gözlemliyor oluruz her zaman. İnsanoğlu doğası gereği kıyas yapmak ister. Birini gözlemlerken de çoğu zaman en yakınımızda hep kendimiz oluruz. 

Dolayısıyla bu alıştırma yavaş yavaş karşımızdakiyle birlikte kendimizi de tanımamıza yardımcı olacaktır. Bu süreçte sapılacak yan yollar, arşımızdaki kişiyi daha önceki ilişkilerimizle de kıyaslamaya başlamak olacaktır ki bunun da zararı değil faydası vardır. Yeter ki o saptığımız yollarda kaybolmayalım, yanlışlıkla çıkmaz bir sokakta sıkışmayalım.

Egoları fark ettikçe onlara karşı gardımızı almamız, onu öldürmek yerine tam tersine onun gibi sinsice oynayıp sırtını sıvazlamamız gerekebilir. Ego, kendisine ilgi gösterildiğinde, beslendiğinde tam tersine semirmeyip sakinleşen bir yapıya da sahiptir. Uysallaşıp çıktığı kabuğa geri girmesi söz konusu olabilir. Ne zaman ki ortadan kaybolur işte o zaman arkasından iş çevirmemiz, kendisinin ortada olmadığı bir ortamda konuşup karşılıklı parazitler olmadan birbirimizi anlamamız mümkün olabilir.

“Ben” olmaktan “biz” olmaya giden yol; “ben”den vazgeçemekten değil; “ben”leri kabul edip; biz için temel taşı yapmaktan geçer. 

7

Kaçmak birine ya da bir yerlere?

17 Ocak 2013

Ne yapıyorsun çok darallandığında?

Yalnız kalmayı mı tercih ediyorsun yoksa kalabalıkları mı? Ya da kalabalıklar olduğunda seni daraltan yalnızlığa mı kaçıyorsun, kendine yani, ya da başkasına, başkalarına, farklı kalabalıklara? 

Kaçtığın bir kişi değil de bir yer mi oluyor... Darallandığında oraya kaçıyor da orası ve kendinle mi kalıyorsun? Bir başına?

Peki ya bu kaçışlar alışkanlık olmaya başlıyor mu defalarca tecrübe edildikten sonra?

Pek çok zaman olur. Üstelik bu, iyi huylu alışkanlıklardan da değildir. Aksine sadece kendine değil, çevrendekilere de hasar veren türden bir tehlikeli alışkanlık olmaya doğru gider. Farkına varmadan öyle bir hale gelir ki bu alışkanlık, tehlike anında bile değil, ne yapacağını bilemediğin anlarda kaçar olursun. Otomatik, istemsiz, refleks hareketin kaçış olmaya başlar.

Başlangıçta hoşuna da gitse bu refleks günün sonunda fark edeceğin şey, bu alışkanlığın üzerine yapıştığıdır. Olur olmaz her durumda ilk, hatta tek çıkış kapının kaçış oluverdiğini görürsün ama çok geçtir. Sen yine düşünmeden fırlayıvermişsindir “dışarı”

Oysa kaçışın tek kapı olmadığını ve sadece kapalı değil, pek çok zaman kilitli tutulması gerektiğini anlatması lazım birinin sana. Çünkü sürekli açık kalan bir kapının kapatılması zordur üstelik ceryan yapması da kaçınılmazdır.

Oysa halihazırda kapalı (ve kilitli) duran kapıya sırtını verip, bir güzel dayanıp, gerekiyorsa kapalı olan kapıdan destek de alıp mevcut durumla yüzleşmek, gerekiyorsa çatışmak ya da kimsenin bel altı oynamayıp, kapıdan fırlayıp çıkmayacağını bilerek birbirine girmek işleri hiç de beklemediğin bir hızda ve kolaylıkta çözüverecetir.

Ne zaman ki kaçmazsın ve karşındakinin de kaçmasına izin vermezsin, ne zaman ki kapıdan çıkmanın bir opsiyon olmadığının bilinciyle karşındakilerle ve korkunla (evet korkun) yüzleşirsin, işte o zaman “level” atlarsın. 

Ne zaman ki bu yüzleşmeleri bir alışkanlık haline getirirsin işte o zaman başarılı ilişkiler yolunda dev bir adım atmış olursun. 

Üstelik göreceksin ki kaçıvermekten çok daha kolay çok daha rahat böylesi. Sadece kendine dair çok şey kazanıyor olmuyorsun; büyüyorsun da!

4

Yeni yıl dilekleri - Bölüm 2

09 Ocak 2013

Şurada başlamıştık ya; yeni yıla dair “dilek”lerden, planlardan, yeni yılda yapılmak üzere bir kağıda not aldıklarımızdan bahsetmiştik. Toplam 10 madde olacakken, bize ayrılan kısıtlı yere ancak beş adet sığmıştı. Kalan ikinci beşlik de bugünkü yazıda. İster istemez ilk beş gibi görünmüyor olabilirler ama unutmamak lazım ki en başta bir önem sırasına dizilmemişlerdi... Yine de üvey evlat muhamelesi yapacaksanız, ben diyeyim: yapmayın...

Evet, özellikle ilişkiler açısından faydalı olabileceğini düşündüğüm yeni yıl dileklerini listelemeye devam ediyorum:

6) Yeni yıl ve kendine zaman ayırmak üzerine
Bence, bu yıl da kendinize zaman ayırmak konusunda taviz vermeyin. Daha doğrusu bu tavizi ikiniz için de vermeyin. Hatta öyle ki, karşınızdaki kişiyi de kendine zaman ayırması konusunda sadece teşvik etmeyin, zorlayın. O kendine zaman ayırdığında zaten siz de kendinize ayıracağınız vakti bulmuş olacaksınız.

Eğer ki böyle bir ilişkiniz yoksa da olmasına çalışın. Sürekli dipdibe ilişki mi olur arkadaşım? Şöyle bir durum bakın eski arkadaşlarınızı en son ne zaman gördünüz? Kankanızla ne zaman iki satır sohbetin belini kırdınız? Bunlara zaman ayırmayı unutmayın; sürekli hatırlamanız gerekiyorsa sağa sola notlar alın. Sadece kendinize değil, ilişkinize de iyi gelecek.

7) Yeni yılda sporlar sporlar
Her geçen yıl biraz daha  hamladığınız yadsınamaz bir gerçek. Sağlam kafanın sağlam vücutta bulunduğu da öyle. Dolayısıyla yeni yılda biraz daha fazla hareket mutlaka iyi gelecektir. Gidin de ama tek başınıza ama çift olarak spor salonuna kaydolun da demiyorum. İki durak önce inin otobüsünüzden ya da zaman zaman birlikte yürüyüşler yapın. Sadece sportif olarak değil paylaşım olarak da çok işinize yarayacak emin olun.

8) Yeni yıl, yeni akciğerler
Bunu herkese söylemiyorum... Sadece sigara içenlere... Becerebilseniz de bu sene sigarayı bıraksanız ne güzel olur. Her şeyden önce kendi sağlığınız için. Sonra da elbette karşınızdaki kişi için. Dumanaltı olmayı koyduk bir kenara ama nasıl koktuğunuzun hiç farkında değilsiniz değil mi? Bir gün farkına varacaksınız.

9) Yeni yıl ve yepyeni mekanlar
Tebdil-i mekanda her zaman ferahlık vardır. Yeni yerler keşfetmek her zaman iyidir. Hele de bu keşifleri yalnız değil de birlikte yapıyorsanız bu sadece iyi değil heyecanlı ve tazeleyicidir de. Önemli olan gittiğiniz mekanların lüksü, popülerliği filan değil aklınızdan çıkarmayın... Önemli olan keşfetmenin heyecanı. Salaş bir balıkçıda gazete kağıdının üzerinde balık ekmek yemenin keyfi pek çok lüks lokantada, ödüllü aşçıların elinden çıkan mönülerde bulunmayabilir... 

10) Yeni yıl ve farkındalıklar 
Ve son bir yeni yıl dileği olarak; “farkında olun” bu sene. Her şeyi ve herkesi fark etmeye; kendinizi onların yerne koymaya; başkalarının gözünden kendinizi ve çevreyi görmeye gayret gösterin. Sadece kendinizi değil; karşınızdakini de fark edin. Hem kendi hislerinize hem de karşınızdakilere önem verin... Çok daha güzel bir yıl olacak...

Şimdiden kolay gelsin...

Yeni yıl dilekleri - Bölüm 1

07 Ocak 2013

Bir koca yılı daha daha tazecik geride bırakmışken bir yılbaşı klişesine kapılıp da yılbaşı adetlerinden birini sizler için gerçekleştirmesem olmaz. İçim rahat etmez. Üstelik "yılbaşı dilekleri" genelde her yıl tazeliklerini koruduklarından; gerektiğinde ileriki yıllarda da naftalinli sandıklardan çıkartılıp tekrar tekrar kullanılabilirler. Öyle ya; daha yılın en başından ileriye yatırım yapmak anlamına gelir bu benim için de. Yazıyı okumaya devam edin; hepimiz kazanacağız bu yazının sonunda.

İnsanlar her senenin sonunda yeni yıl için dileklerini düşünürler hatta bir yerlere yazar; 1 Ocak'la birlikte de uymaya başlar, en azından çaba gösterirler. Kimi çok çabuk pes eder, kimi listesindeki maddelerden bazılarında başarıya ulaşırken diğerlerini bir sonraki seneye ya da bir sonraki milada bırakır. Sadece tarihsel olması da gerekmez bu miladın. Her an her şey olabilir.

Ben de bu yazıda özellikle ilişkiler açısından faydalı olabileceğini düşündüğüm bir takım yeni yıl dileklerini listeleyeyim dedim...

1) Yeni yılda kilo vermek

Bu en klasiklerden ama öte yandan da en gereklilerden biri olduğundan listemize birinci sıradan teşrif etti. İster iyi bir ilişkiniz olsun isterse bir süredir hiç ilişkiniz olmasın kapı aynı yere açılır. Yavaş yavaş yemeyi içmeyi abartırsınız. Bir sevgili elde ettiyseniz ve onu etkileme süreci geçtiyse daha rahat davranmaya başlarsınız yeme içme konusunda hatta bunu birlikte yaparsınız! Bir süredir bu konuda muvaffak olamıyorsanız da yine kendinizi yemeler içmelerle avutmaya başlarsınız… Sonuç aynı: Ayva göbeklerde büyüme. Hangi durumda olursanız olun; bu yıl biraz kurtulun fazlalıklarınızdan.

2) Yeni yılda kılık kıyafet yönetmeliği

Kendinize biraz bakmanın zamanı gelmiştir mutlaka. Yeni yılda giyeceğiniz üç beş parça yeni kıyafet emin olun ilgilendiğiniz ya da birlikte olduğunuz kişinin de dikkatini çekecek belki de bu şekilde yeni yılın sizi nasıl da tazelediğini fark ettirecektir. Yenilik her zaman iyidir.

3) Yeni yılda sevgiliyle paylaşımlar üzerine

Belki de zaten öyle bir kişisinizdir; sürekli paylaşan, içini sürekli açan; konuşan, konuşan… Öyleyse zaten bir sonraki maddeye; hatta o da olmazsa daha da sonrakine atlayın. Ama bu senenin en başında şunu akla sağlamca kazımak lazım ki; sağlıklı bir ilişki her zaman konuşmaktan, daha çok konuşmaktan ve sıcağı sıcağını konuşmaktan; hiçbir zaman biriktirmemekten geçer. Olumlu olumsuz her türlü geri dönüşler ve tartışmalar bir ilişkiden eksiltmez, aksine büyütür; geliştirir.

4) Ya da yeni yılda sevgili bulmak hakkında

Öte yandan bir sevgiliniz yoksa ve olmasını çılgınlar gibi istiyorsanız, bu yazıdaki maddeler yine de geçerli. (Kaçarı yok, o kilolar verilecek dedim!) Ama bu konudaki en önemli tavsiyem, naçizane, bu konuya bu sene kafanızı takmamanız. Emin olun ki bu konuyu takıntı haline getirmek geçen sene olduğu gibi bu sene de işe yaramayacak. Kendinizi rahat bırakın biraz. Arayışı azalttığınızda bulacaksınız hazineyi. Bu bir doğa kanunu.

5) Yeni yıl ve daha çok çalışmak ya da çalışmamak?

On maddelik yeni yıl dileklerimizin tam ortasına denk gelen “Çalışmak” başlığı aslında listelerin en klişe başlıklarından biridir. Ya az ve boşa çalışıyorsunuzdur ya da fazla ve hem kendinizi hem de çevrenizi yıpratıcı şekilde. Öneri ise bunun ortasını bulmak. Hayatın çalışmaktan ibaret olmadığını fark etmek kadar dünyevi keyifleri azaltıp da ileriye yönelik hedefler tutturmacasına verimli ve sıkı çalışmanın da hayatınıza ve ilişkilerinize yansıması kaçınılmazdır. Anlatılmaz yaşanır... Çalışma düzeninizi gözden geçirin; ufak revizyonlar ve düzenlemeler yapın. Pişman olmayacaksınız.

Liste bu kadar değil; dedim ya 10 madde. İkinci yarısı ise haftaya.

İyi yıllar!

1

Direnç Noktalarıyla Barışın

12 Aralık 2012

Önce zorunlu ve konuyla alakasız gibi görünen mecburi bir alıntı...

“Destek ve direnç noktaları teknik analizin en önemli konu başlıklarıdır. Foreks ile ilgilenmek isteyen herkes öncelikle destek (support) ve direnç (resistance) hakkında bilgi sahibi olmalıdır.

Destek noktası bir çiftin (pair) altına inmekte güçlük çekeceği Direnç noktası ise üzerine çıkılmasının güç olacağı fiyat seviyesidir. Destek noktasını zemin direnç noktasını ise tavan olarak düşünebilirsiniz. Çift bu iki nokta arasında defalarca gidip gelebilir en sonunda olay bir kırılma (breakout) ile biter ve yeni bir oluşum başlamış olur.”

Ne oldu? Yanlış bir sitede yanlış bir yazı okuduğunuzu mu düşündünüz? Hayır... Çok doğru yerde; ilişkiler hakkında yazılar okuduğunuz sitedesiniz. Dil biraz değişik ve teknik ama o konuda da hemen yardımcı olacağım size.

Yukardaki metinde sadece iki kelime değiştirip Foreks ve fiyat kelimelerinin yerine “ilişki” koyarsanız (ki bakınız bir taşla iki kuş) her şey yerli yerine oturacaktır. Biraz daha devam edelim: 

“Destek veya Direnç noktalarının arkasında bulunan teori aynıdır. Örneğin fiyat (ilişki) destek noktasına yaklaştıkça satmak (kaçmak) isteyenler azalırken almak (kalmak) isteyenler fiyatın artık iyi bir noktaya inmiş olduğunu düşünerek artar. Dolayısı ise talep arzı geçmeye ve (ilişki) yükselmeye başlar. Direnç noktasına yaklaşıldıkça ise fiyatın yeterince yüksek olduğunu düşünenlerin sayısı artar ve . . .”  (Böyle devam ediyor)

Tahmin edeceğiniz gibi yukardaki paragraflar borsa ile ilgili bir takım tanımlardan alınma... Çıkış noktamız ise destek ve direnç kavramları.

İlişkilerde de dönemsel inişler çıkışları bir kenara bıraktığımızda bir takım uzun dönemli tekrarlar ve dolayısıyla da direnç ve destek noktaları görek mümkündür. İlişkilerin gelip gelip de dayandıkları bir nokta, bir eşik, bir sıkışma yeri vardır.

Sabırlı olup da sağlıklı bir değerlendirme ve ardından gözlem mümkün olduğunda bir direnç noktası kırıldığında bir sonraki dirence kadar son derece keyifli huzurlu ve güzel bir ilişki de sizi beklemektedir. Zaten bu direnç noktaları balarılı yönetilebildiğinde uzun ilişkiler mümkün olmaktadır.

Uzun ilişkilerde (mesela evliliklerde) söz edilen atlama tahtaları, eşik noktaları vardır. 6 yıl bir eşiktir mesela, atlayanın 10 yıla onu atlayanın 15’e ulaşacağına inanılır. İlişkilerde de (süreler daha kısa olsa da) benzer bir eşik kavramı vardır. Önemli olan eşiklerin farkında olmak, eşikleri atlayabilmek adına doğal sürece müdahale etmemek ama boş vermemek, sabırlı ve inançlı olmaktır.

Unutmayın ki her direnç noktasının ardından sizi durgun sular ve güneşli bir gökyüzü beklemektedir. Gecenin en karanlık olduğu an, aydınlanmadan hemen öncesidir...

1

Kartlarınızı Açık Oynayın

05 Aralık 2012

Hiç kuşkusuz ki ilişki dediğin şey bir oyundur. Başlarda farklı bir tür oyun, ilerlerken daha başka, gittikçe evrilen ama hep oyun olmaya devam eden. Zaman zaman tek başına, zaman zaman karşılıklı oynanan, bazen aynı takımda bazen karşı takımlarda yer aldığın... Sık sık birbirinle arada sırada birlikte bazen de birbirine rağmen oynanan bir oyun.

Bu oyunun tarafları olduğu gibi kimi zaman hakemi ya da hakemleri de vardır. Ama bunun için gerçekten adil, demokratik ve tarafsızlığını koruyabilecek kapasitede çok yakınlarınızın olabilmesi lazım ki oyunun her iki tarafına da eşit mesafede durup, bu mesafeyi her daim koruyabilsin, hakemlik yapabilsin. Böyle hakemleriniz, böyle “kanka”larınız varsa hayatta ne mutlu.

Ancak pek çok insan gibi “oyun”da yalnız başınızaysanız kendi kendinizin hakemi olabilmeli kendiniz için doğru ve güzel olanı değil “mutlak” doğruyu seçmeli, “mutlak doğru” şekilde davranmanız lazım.

Bunun yollarından (sadece) biri oyunda kartlarınızı açık oynamak, karşınızdaki kişiye karşı her daim dürüst ve açık olmaktan geçer. “Mış” gibi yapmadan, oyunu kendi kafanızda kurmadan ve kendinize saklamadan dürüst olmaktan geçer.

Daha da açık anlatmak gerekirse karşı tarafla empati kurmaktan, bir hamle yapmamanın bile bir hamle olduğunu fark edip, her bir hamlenizin karşı taraf için ne büyük önem taşıdığını fark etmekten geçer.

Bunca satır ve kelimedir (Aşağı yukarı 1400 karakter şu ana kadar) anlatmak istediğim şey, anahtar nokta tam da bu:

“Hamle yapmamak da bir hamle!”

Karşı tarafın yerine kendinizi koyup, onun beklentilerini tahlil etmek, karşınızdaki kişinin hak ettiği açıklık ve netlikte adım atmak her oyunun, her oyuncunu  hak ettiği en önemli şeydir.

Eskilerin “oyalamak” dediği, kimilerinin “kısık ateşte tutmak” dediği çirkinlikten söz etmiyor olsam da yukarda bahsettiğim “hamle” konusu ilişkinin her safhasına, her çeşidine uyarlanabilir.

Yazının sonuna gelirken bambaşka bir boyuta geçip “kendine yapılmasını istemediğin şeyi karşındakine yapma” da diyebilirim ama bu kadar basit bir tavır değil aslında bahsettiğim. Daha fazla bilinç ve farkındalık gerektiren bir şey.

Kartlar açık oldukça, nerede ve hangi netlikte durduğunu karşındakine en doğru (mutlak doğru) şekilde aktarabildikten sonra, istersen sana yapılmasını istemediğin şeyleri de karşındakine yapabilirsin (herkesin kendi bileceği kabul edeceği şey ayrı malum) ama dediğim gibi önemli olan ne yapıp ne yapmadığını, her hamleni göstererek oynamak.

Emin olun, oyun o zaman daha keyifli.

3

Sabır, Birazcık Sabır

22 Kasım 2012

Doğadaki nerdeyse her şeyin bir “zamanı” var. Bir gelişme, büyüme ve “olma” zamanı. Bir “doğru” zaman. Ne biraz önce, ne biraz sonra... Pek çok şey için geçerli bu... Hamken meyve yemenin çok da tercih edilmediği gibi, pek çok balığın zamanından önce avlanmasının doğaya büyük darbeler vurduğu gibi, bebeklerin doğru zamandan önce doğmamaları, doğarlarsa büyük problemlerin eşiğinde oluşları gibi...

Her şeyin bir zamanı, doğru zamanı var.

Kişilerde, yaşamlarda, fikirlerde de böyle bu. Her kişinin bir olgunlaşma ve “olma” süresi olduğu gibi her fikrin de bir çıkışı, ham hali, bir de zaman içinde gelişip de “işte şimdi tamam” dedirten bir olgunlaşma zamanı var.

İlişkilerde de böyle bu... Yeni başlamak üzere olan ilişkilerde de öyle; bir süredir devam edip farklı çıtaları atlayan ilişkilerde de, miyadını doldurup da sonlanmaya yüz tutan ilişkilerde de. Doğanın getirdiği bir doğru zaman her zaman var.

İlişkilerin daha en başında, nasıl hamle yapmak için doğru an kollanıyorsa, bir farkındalık ve adı konmamış bir his söz konusuysa ve hani her iki taraf da hem kendi hislerinden hem de karşısındakinin hislerinden minimum seviyede de olsa emin olmadan o adımı atmakta tereddüt ederken her şey birden bire hızlanıveriyorsa... Aceleci davranıp da atılan bir adım tüm incir çuvalını mahvedebilir. Geç kalmak da aynı şekilde şahane bir ilişikinin tarafı olmanıza engel olabilir. (Ne fırsatlar kaçmıştır yüzyıllar boyu bu tip tereddüt ve gecikmelerden.)

Süregiden ilişkilerde ise yine iki kişinin arasında olgunlaşan meyvenin zamanından önce kopmasını beklemek, beklerken gerilmek ne kadar gereksizdir. “Gereksiz”den daha da fenası elbette zamanından önce elmayı koparıp da dişlemeye çalışmak olacaktır. Malum çok şahane bir kızarmış elmayı mideye indirmek, tadını birlikte ve uzun uzun çıkarmak varken tek başına olmamış bir elmanın kekremsi tadına maruz kalmak, tek başına maruz kalmakla yetinmeyip karşındakine de yedirmeye uğraşmak tek kelimeyle talihsiz bir durum olacaktır. Elmanın ısırılması güç ham sertliğini bir yana koyalım henüz daha tek bir elmanız varken, onu olgunlaşamadan kopararak her şeyden önce büyük bir fırsatı sırf sabırsızlık yüzünden hırs yüzünden tepivermiş olacaksınız.

Elbette ki demeye çalıştığım şey elma ağacının altında gözleriniz yukarda ağzınız açık beklemekten helak olmanız değil. Malum zamanı biraz geçtiğinde de elmanın içi koflaşır, yine yenmez, yense de keyif vermez olur.

Demek istediğim şey; doğru zaman geldiğinde, elma koparılmaya hazır olduğunda; kıpkırmızı ve sulu bir şekilde dalının ucunda sizi tahrik ederken koparmak için efor sarf etmenize bile gerek olmayacağı; onu elinizi uzatıp da avuçladığınızda zaten siz farkına bile varmadan o dalından kopup da kendisini avcunuza bırakacaktır.

Tek yapmanız doğru zaman için sabretmek ve gözlerinizi dört açıp “farkında olmak”

Sabır, birazcık sabır.

2

Ertelememek Lazım

15 Kasım 2012

E-posta kutusunda okunmamış bir çok mesajı olan biri misiniz? Ya da okuyan ama hemen cevap vermeyen. Okuduktan sonra cevap vermek üzere mesajlarını işaretleyen ve sonraya erteleyen?

Sebebi farklı farklı olabilir. O sırada yeterli vaktinin olmaması; düşünüp taşınıp, etraflıca tartıp yanıt verme isteği... O sırada cevap vermeye hazır olmamak... Ya da; belki de... Bir cevabının olmaması?

Öte yandan hayat da durmuyor ya; birileri sürekli mesajlar yazmaya, sen okumaya ya da okumamaya ya da cevap vermemeye ve biriktirmeye devam ediyorsun. Birileri de belki mektuplarına yanıt almayı bekliyor. Senin için bir umursamazlık olmasa da yanıt vermemek (çünkü kendi dünyanda sen boş durmuyorsun aslında -hiç cevabının olmadığı durumları bir kenara koyarsak- olası en iyi ve doğru cevap için doğru zamanı bekliyorsun aslında) karşı tarafta bekleyen kişi içinse iş çığırından çıkıyor yavaş yavaş. Sadece bir yanıttan değil senden de umudunu kesiyor belki. Her ne olursa olsun sulanmaya ihtiyaç duyan bir yeşil dal gittikçe sararıyor ve kesin olan bir şey var ki bir süre sonra tamamen kuruyacak.

İçimizdeki, aklımızdakileri yazmayı erteledikçe, sebep her ne olursa olsun, bir şey bizi ele geçiriyor: Zaman! Akıp giden ve geçen her gün pek çok şeyi de yanında götüren, geri dönüşü olmayan “zaman”.

Ne yapmak mı lazım?

Sadece ertelememek lazım... Zaman ayırmayı becerebilmek... Konu sadece zamansızlık olmasa da zaman ayırmak... Madem konu zaman değil, o zaman zaman ayır... Ayırdığın zamanda belki de daha iyi bir cevap düşüneceksin. Ya da sorun zaman değilken hazır o olmayan cevap hakkında bir şeyler yazacak ya da sadece “cevabım yok ki buna” diyebileceksin. Bu da otomatikman bir cevap olmayacak mı zaten?

Önemli olanın cevap değil de çaba olduğunu anlayacaksın belki. O zaman da ne yaptığının değil, zaman ayırmanın, özen göstermenin önemli olduğunu anlayacaksın. Karşındakinin ihtiyacının cevabın ne olduğu değil “sadece bir cevap” olduğunu anlaman mümkün olacak.

Asıl önemlisi, aynı durum kendi başına da gelmeden bunu anlamak. Kolay değil... Ama emin ol zor da değil. Tek yapman gereken ertelememek.

3

Karşıdan bakmak o kadar kolay olsaydı

08 Kasım 2012

“Spoiler” diye bir şey var bu internet aleminde. “Spoiler vermek” diye kullanılır genelde. Tam olarak Türkçeleştirmek gerekirse “sonunu söylemek” diye çevirebiliriz. Bu haftanın yazısı eski bir film hakkında biraz “spoiler” veren bir yazı. Yani ister istemez yarın bir gün seyretmeye kalktığınızda piç edebilir güzelim filmi.

Güzel derken, gerçekten güzel film. Öyle ki 99 yılında vizyona girmesine rağmen sinema klasikleri arasında sayılabilecek bir başyapıt. Zaten pırıl pırıl bir de Oscar ödülü var. Şimdi diyeceksiniz ki; bu kadar beğeniyorsan sonunu söyleyip de mahvetme işte filmi... Ben de diyeceğim ki örnek olarak çok leziz olacak bak. Aslında hiç canın yanmayacak hatta hoşuna bile gidecek. Valla bak...

Filmde, ufacık bir yanlış anlaşılma kahramanın (ya da antikahramanın) sonu olur. Sadece uzaktan karşı evin penceresinden görünenler aslında gerçeği yansıtmadığı için, gerçekte olanla uzakta görünen birbirinden çok farklı diye kafasına kurşunu yer esas oğlan ve (yine de) çok mutlu bir gülümsemeyle hayata veda eder.

Filmden uzaklaşıp da gerçek hayata döndüğümüzde ve kendimiz başta, ilişkimiz sonra çevremiz en sonra şöyle bir baktığımızda her gün ne çok kişi ne çok kurşun yer kafasına... Hem de en yakınlarının acımasızca çektiği tetiklerle. Üstelik de tetiği çeken her kişi de son derece haklıdır aslında kendi durduğu yerde; kendine has bakış açısıyla.

Pek çok zaman ne kurşunu yiyen ne tetiği çeken bilmez işin aslını. Hem konuşmadıkları, konuşamadıkları için bilmezler hem de aslında konuşsalar da bir yere varamayacakları, kendi durdukları yerden hareket edip de karşı evin penceresinden kendilerine bakamadıkları için öğrenemezler. Yazık olur hayatlara. Sadece birine değil hiçbir zaman, ikisine de yazık olur. Hatta o kadar dallanıp budaklanır ki, sonraki ilişkiler vasıtasıyla üçüncü kişilere de yazık olur; dalga efekti pek çok kişinin kafasına sıkılacak kurşunların tetikçisi olur.

Oysa manzarayı karşı pencereden seyredebilme lüksü yaratabilse kişiler kendilerine ve objektif bir şekilde görebilseler ortadaki durumu... Ya da hadi bunu da geçtim; yardım alıp başkalarını soksalar çerçeveye de kendilerinin farklı görmeyi beceremedikleri durumu başka birinden dinleseler, her iki pencereden de tarafsızca bakabilecek birini ilişkiye dahil edebilseler... Belki bir anda pek çok hayat kurtulacak.

Görüyorsunuz ya; duruma biraz da okuyan tarafından bakabilmeyi becerdiğimde filmin sonunu söylesem de hangi film olduğunu söylemeyerek belki de bir orta nokta buldum. Oysa ki pek çok kişi daha “sonunu söylemek” konulu paragrafta yazıyı kapattı ve gitti.

Dedim ya; karşıdan bakmak o kadar kolay olsaydı...

1

Ne zaman alıştık iletişime bu kadar?

01 Kasım 2012

Bu kadar büyütmemek lazım ilişki esnasında “sürekli iletişimi”. Günümüz gençliği bilmez; eskiden cep telefonlarının olmadığı dönemler vardı. (Evet gerçekten de böyle bir dönem oldu.) 

İnsanların sürekli mesajlaşamadıkları. Hatta hiç mesajlaşamadıkları. Sadece akşamları kısa süreli olarak telefonda konuşmanın mümkün olduğu... Mesajlaşmak yok derken e-posta diye de bir şey yok. “Mesaj” diye bir şey komple yok. Yazılı iletişimin tek yolu kağıt kalemle mektuplaşmak; kartlar yazmak ve pek çok zaman gerçekten de postalamak... 

Çok acayip geliyor kulağa değil mi?

Bu kadar çok ve anlık olarak karşılıklı yazışılamadığından birbirini tanımanın tek yolunun oturup uzun uzun konuşmak, yürüyüş yapmak ya da sayfalar dolusu mektuplaşmak olduğu yıllar...

Niye mi yazdım bunları? Nostalji ya da melankoliden mi? Kesinlikle değil. Ki bu bahsettiğim sizi hiç ilgilendirmez; ilgilendirmesin de... Çünkü bir daha hiç öyle bir dönem olmayacak. Birbirimizin yüzünü görerek yazışmak hatta yazışmak da değil konuşmak bu kadar kolay ve bu kadar bedava olacak hep. (Unutmayın ki çok düşük bir maliyetle, hatta artık sadece cihaz ve bağlantı yatırımı karşılığında kişisel bir görüntülü yayın yapılabiliyor.)

Uzatmayayım... Sonuç itibariyle böylesi bir bol keseden iletişme imkanı var artık ve bunun nimetlerinden de faydalanmak lazım.

Ancak...

Buna alışıp da her an mesajlaşmak, her an dipdipe gibi bir hisle kucaklaşmak (ki bunu da yadırgamıyorum bakınız hâlâ) çok güzel olsa da bu olmadığında ya da olamadığında diyelim bunalımlardan bunalımlara, depresyonlara, krizlere girmeye gerek yok.

Budur yani demek istediğim.

Sevgilisi 7-8 saat mesaj atmadığında, telefonunu açmadığında ya da komple kapalı olduğunda karalar bağlamak, olabilecek en kötü senaryoları hayal etmek, panik ataklar geçirmek nedir?

İletişimin kesilmesini “Ayrıldık herhalde biz?”, “Yoksa ayrılıyor muyuz?”, “Başka biri mi var?” triplerine girmek neden? Nedir bizi bu kadar güvenmez, güvenilmez ve anlık iletişime bağımlı kılan?

Bu tabi çok uç örnek ama iki satır iletişilmez ulaşılmaz olunduğunda “Başına bir şey mi geldi?”, “Hastaneleri mi arasam?”, “Yakınlarını arasam?”, “Telefonu mu çalındı?”, “Telefonunu çalan ona da bir şey yapmış olmasın?”, “Eyvahlar olsun?” hissiyatının bir sebebi olmalı. (Tabii ki sosyolojik bir araştırmaya konu olur tüm bunlar.)

Demek istediğim o ki...

Yaklaşmakta olan tehlikenin farkına varmak lazım. Pek çok elektronik aletin, mesajlaşma cihazının hâlâ elektrikle ya da şarjla çakışmakta olduğu günümüzde her zaman bir takım iletişim kopukluğu riskleri mevcut.

Öte yandan herkesin zaman zaman tamamen kendi kendine kalma ihtiyacı hep var. Yoksa da olmalı. (Kendine hatırlatman için söylüyorum bunu sana.)

Bırak azcık hem telefonun hem sen nefes al... Hem de karşındaki alsın. Arada sırada hatırla sadece: Bu cihazların olmadığı bir dönem vardı. Nerede buluşulacağına saatler önce karar verilen, zamanında orada olup uzun uzun beklemen gerekebilen...

4
Kapat