Toplam 3,5 Milyon üye. 1.000 kullanıcı içeride.
 

GİRİŞ

İyi yolculuklar

Uzmanından 13 Eylül 2011

Çok hoş, alımlı, biraz süslü – ama hadi iş hayatına dair bir zorunluluk diyelim ona- ve gayet akıllı, başarılı bir kadınsın… En son konuştuğumuzda, yaklaşık üç ay önce, bana erkek arkadaşınla ilişkinden, birbirinize hiç karışmıyor olduğunuzdan ve özgürlüklerinize olan saygının nasıl keyifli bir şey olduğundan dem vuruyor, az görüşebilmenin aslında ne avantajlı bir durum olduğundan, birbirinin özgürlüklerine, özel alanlarına dokunmadan; sahiplenmeden birbirinizle vakit geçirebilmenin ne şahane bir şey olduğundan bahsediyordun.

Otuzlu yaşlara gelmenin, ne istediğini bilmenin, ne istemediğinden emin olmanın güzelliğinden ve rahatlığından, yalnız yaşarken bir yandan da sınırları belli bir ilişkinin olmasından ne kadar hoşnuttun ve ne kadar da yerindeydi keyfin bunları anlatırken.

Bir sonraki sohbetimizde ise -sanırım geçen ay- mutsuz değil ama hoşnutsuzdun… İlgi, alaka, üzerine düşülmesi, “üstüne titrenmesi” diyelim; içten içe çok hoşuna gitse de haftalarca – ve gururunu okşasa da - boğmaya başlamıştı seni. Üstelik de senin sınırlarına riayet edilmesine, kendine belirlediğin özel alanların dokunulmazlığına olan saygı hiç değişmeksizin devam etmesine rağmen. “Bir babanın küçük kızına baktığı gibi bakıyor bana, o kadar sevgi dolu.” derken bunu imrenilmesi gereken bir şey gibi değil de, rahatsız olmuş, kaygılanmış bir halde söylediğini fark etmiştim. Zaten hissettiğin de buydu…

Birisi sana bu kadar ilgi gösterirken sen artık heyecanlanmamaya, hatta üstüne üstlük sıkılmaya ve kaygılanmaya başlamıştın. Hoşlanmadığından değil ama korkarım ki sıkılmaya başladığından. Sıkıldıkça bu durum seni daha da boğacak; senin üzerine bu derece hoşlukla ve kibarca düşen birini üzmemek, kırmamak pahasına ilişkine devam ettikçe ayağındaki ilmek boğazına doğru çıkacak, boğazındaki ilmek sıkışırken ipin diğer ucunu da karşındakinin boğazına dolayıverecektin çünkü.

Ama henüz bunun farkında değildin…

Ama ilerlediğin yol o yoldu. Seni dün gördüğümde ise artık nerdeyse mutsuzluk sınırında, iş için uzun süreliğine yabancı bir ülkeye gitmenin heyecanıyla sıkıntısını aynı anda, aynı bünyede yaşar haldeydin. Bu çelişkinin sebebi, hala ayak bileğinde bağlı olan o ilmeği, havaalanında turistin birinin uçak beklerken uyukladığı bir bankın kenarına iliştirip iliştiremeyeceğini kestiremiyor oluşundu. O ilmek ayağında binersen uçağa, yurtdışındaki birkaç ayının yeniden özgürleşmek ve kendini bulmak için geçemeyeceğini, uzakta bir cendere hayatıyla karşılaşacağını biliyor gibiydin. İçindeki hislerinin yok olacak kadar azaldığı biriyle, hele de uzak mesafe ilişkisi yürütmek ne zor değil mi. Bitmiş bir şeyi ifade edememek, ne varmış ne yokmuş gibi davranamamak ne zor aslında…

Bu yazının bir empati yazısını olduğunu ise hiç düşünme… Aslında yukardaki pek çok paragrafın sonuna “Malın tekisin sen!” yazıp sildim. Aradığın ve bulduğunu düşündüğün şartlarla karşılaşıp da ilişkini yaşayıp, istediğini elde ettiğin andan itibaren ortaya çıkan düşüşün de bunun en güzel işaretlerinden biri. İstediğin ideal şartları elde ettikten sonra, o şartlar bile heyecan vermiyor değil mi? Ve sadece arayış değil kaçış da kolkola geliyor, “ideal şartların” hemen ardından… 

Ve hepimiz gibi… Malın tekisin sen de!

İyi yolculuklar.



Fikri Baskın Tüm Yazıları

Kapat